Video

şimdi koşmak; çayır çimen, dağ tepe demeden…

ruhumda yanıklar var, belli ki ezelden… dağlanmış, dağlandıkça tuz basılmış yaralar… birkaç notanın merhem olma ihtimali, yeni bir yıldız ekliyor göğüme. dinliyorum, dünya duruyor… tüm netlikler birer birer siliniyor… ben varım, evrenin en dingin limanı bozkırın ortasında koşuyorum, kızgın güneş yakıyor, gevretiyor tenimi, dağlanmış yaralarım kabuğa dönüyor… koş, tüm gücünle, öfken kadar, nefretin kadar, hayal kırıklığın ve acizliğin kadar… koş durmadan, yalnızlığın kadar… insan olma çaban kadar, korkuların kadar koş dönmeden geriye…
son nota çalana dek, koş… güneşe koş dipsiz bozkırda… nihayetsiz bir ışık olana dek, koş…
ahh, üfleme ruhuma gerçeklerini dünya, beni bozkırlara göm güneşin altında.
yanmak dönüşümdür, yok olmak değil…

Reklamlar

Radyo Oyunları / Behçet Necatigil

9789753637688

Necatigil’in 1963-1972 yılları arasında yazdığı tüm radyo oyunlarının yer aldığı kitap, alanında ülkemizde ilk yazılmış kitaplardan biri. “Kediciler” harici tüm oyunları TRT İstanbul ve Ankara radyolarında seslendirilmiş. Ne kadar arasam da arşive ulaşamadım ama bu oyunları okumak kadar asıl yazılış amacıyla dinlemeyi de çok isterim.

Yazarın Yıldızlara Bakmak, Gece Aşevi, Üç Turunçlar, Pencere başlığıyla yayımlanmış oyunları bu kitapta toplu halde sunulmuş okura ve kitapta on dokuz radyo oyunu yer almakta.

Necatigil’in tüm oyunlarına sirayet eden hava, yoğun bir bulut aslında. Gölgesi geçmişe takılanların, geçmişle kapanmamış hesabı olanların altında gezindiği bir bulut. Kapkara bir bulut değil ama pamuk beyazlığında da değil. Gri. Oyunların genelinde çok farklı bir zemin, mekan, zaman ve karakter skalası yok ama bu demek değil ki oyunlar tekdüze, sıradan. Zaten radyo oyunları olması sebebiyle -fazla uzun değiller- mekan yahut zamandan ziyade diyalog asıl lokomotifi oluşturuyor. Ee Necatigil’in treni de gayet güzel ilerliyor, diyaloglar pek sağlam. Hani hikaye durum öyküsü ve olay öyküsü olarak ayrılır ya iki kola, Necatigil oyunları da aynı kulvar olmasa bile durum üzerinden ilerliyor çoğunlukla.  Yine genelde karakter sayısı birkaç kişiyi geçmiyor. Manzum bir metnin mensur şekle dönüştürülmüşü gibi tüm oyunlardaki diyaloglar. Demem o ki, Necatigil’in şair kimliğini bir yana bıraksak bile kalemindeki lirizm oyunlarında da fazlasıyla hissettiriyor kendini. “Şair ruhlu” bir şair ve yazar Necatigil. Modern çağın insanının ikilemlerini, yalnızlığını, pişmanlığını, arayışını, geç kalışını, vicdan muhasebesini ve bu minvalde ruhsal kayıplarını merkezde geçmiş izleğiyle dökmüş satırlara. Oyunların kimilerinde düş mü gerçek mi tam olarak ayırdına varamıyorsunuz. Modernist eserlere özgü bu kapalılık oluşturduğu büyülü atmosferle okuru kendine çekiyor lakin bu tür oyunların “ses”e ihtiyacı oluyor okuru tam kalbinden vurabilmek için. Misal, “Gaz”, “Pencere”, “Altın Beşik”, Son Tren”, “Kutularda Sinek” oyunlarını dinlemek istiyorum, kalbime nokta atışı olur.

“Geç kaldın” diye sesleniyor bir adam, yabancı… “Yıldızlara Bakmak” için bir geç kalış… Ne kötü bir hâl çıkmazı, ne müthiş bir ifade…

YKY, basım yılı 2010 (ikinci baskı), 527 syf.

Dostnâme / Bir Ruh Dökümü -hayâlî olmayana- Vol.1

geldim, yine, yeniden resim...

                                         geçenler üzerine…

İnsan en çok neyi özler?… Kurgu karakter “şizofren”e sorsaydım bu soruyu cevabı kuvvetle muhtemel şu olurdu: Geçmişi, insan en çok geçmişi özler. Peki o kurgu karakteri oluşturan ellerin, zihnin ve ruhun sahibesi ben, en çok neyi özlerim? Sanırım “şizofren”le aynı fikre sahibim.

Geçmiş, geçtiği ve bir daha asla geri dönmediği için mi kıymetli gözümüzde? Ne yaşarsan yaşa hep bir eski tat arayışı neden çepeçevre sarar şu asi ruhlarımızı? Birini mi özleriz ya da birilerini;  çocukluğumuzu mu özleriz ya da gençliğimizi; sararmış takvim yapraklarıyla geçen, yaşımızı büyüten o yılların yerine hiçbir şeyin konamadığı varlığını mı; hesap kitap bilmeden, küçük kırgınlıklar büyük mutluluklar yaşadığımız safiyane anları mı; yaşadığımız bir şehri yahut bir evi mi; günlük hayatın telaşesiyle yorulmamış zihinleri pamuk yastıklara yatırdığımız bol yıldızlı geceleri mi; sevmeyi mi sevilmeyi mi, neyi özleriz böyle delicesine yürekten? Geçmiş şimdi kuytu bir köşede rafa kaldırdığımız bir anı kutusu. İçinde okul bahçesinden kopardığın iğde yaprakları, kurutulmuş… Hani edebiyat öğretmenin bir şiir antolojisi tutmanızı istemişti tüm sınıftan, -o zaman için bu bir ödevdi, şimdiyse geçmişe götüren bir yol, taşları gözyaşıyla kaygan zemin- işte o ajandanın yaprakları arasına narince yapıştırılmış iğdeler, götürdü mü seni, ’98 yılına? Ne şiirler yazmışsın ama, şairleri belli olanların yanında kendi karaladığın kimi satırlar… O satırları yazarken yıllar sonra onları okudukça için burkularak geçmişe döneceğini aklın alır mıydı? Şunu sor kendine: İyi, hoş da ben hazır mıyım böyle bir yolculuğa? Elcevap: Valizim kapıda hazır beklediğine göre, sence?

İnsan en çok neden özler geçmişi? Kendine dönebilmek için değil mi Ey Dost!

Yıllar roman gibi geçiyor da ardında şiirden bırakıyor izleri. Pek hisli, dokunaklı yer yer acımtrak. Değil mi ki dostluk pazarda bulunmaz, öyle kıymetli ve nadideyse işte, dökeceksin satırlara içini. O satırlar dosta giden yolun taşları olacak, sen yazacaksın, yazdıkça bir anlamı olacak her şeyin, o da eşlik edecek, buyur edecek seni kendi satırlarına. İşte, işte o zaman anlayacaksınız ikiniz de, aynı göğe baktıkça çok da uzak değilsiniz aslında.

Değiliz aslında…

BEHÇET NECATİGİL üzerine…

Bu aralar tiyatroyla haşır neşirim. Araştırıyorum, okuyorum ve de yazıyorum. Senaryo yazmanın güçlüğü sinema ve dizide olduğu gibi tiyatroda da hissettiriyor kendini. Zor evet ama çok da keyifli. Karakterleri yaşamak, gerçeklikten kopmadan o kişiler sanki canlıymışçasına onlara roller biçmek, diyalog yazmak, teknik bilgiler vs. İşin matematiği keşfedildiğinde geriye asıl ve en önemli malzeme kalıyor: İlgi çekici bir hikaye. Her metinde olduğu gibi tiyatro metni yazarken de anlatıma akıcılık kazandırmak ve okurda merak duygusu uyandırmak, metnin sonuna kadar o duyguyu taze tutmak çok mühim. Ve yazarken kullanacağımız izlekler, metaforlar, alt metin mesajları, yazdığınız metni “anlamlı” bir bütün haline getirme uğraşları neticede. Yazmak ağır işçilik… Külfetli, sabırsız, tahammülsüz… Ama kesinlikle bir liman dinginlik adına.

Necatigil, şiirleriyle tanıdığım, sevdiğim bir isimdi önce. Hele ki meşhur “Sevgilerde” şiiri, lise sıralarında ezberime giren. Ardından Behçet Necatigil ismi çevirmen olarak çıktı karşıma. Kitaplığımda da olan iki kitabın çevirmeni: Knut Hamsun / Açlık ve Sadık Hidayet / Kör Baykuş. Behçet Necatigil çevirisi düz bir çeviri değil, şiir gibi. Açlık ve Kör Baykuş’un Türk okurlarca sevilmesinde Necatigil çevirisinin etkisi yadsınamaz bence.

Ve yine Necatigil… Bu kez ben tiyatroya delice bir merak sarmışken çıktı karşıma. Üstelik radyo tiyatrosu şeklinde. Nasıl mı? Şöyle, kütüphaneye gitmiştim, raflar arasında gezinirken kitabın sırtında şunu okudu gözlerim: Radyo Oyunları… Bol sevinç… Yazara baktım: Necatigil. Daha ne ister bu okur, dedim ve aldım kitabı büyük bir iştahla. Kitap yepyeni. Hiçbir okur okumamış henüz. Kitabı ilk okuyanın ben olması da ayrı bir keyif hani.

Yazısı, yakında.

YOKLUĞUMDA… (ben aslında yohum yohh!) replik by Burhan Altıntop

Kitaplar hakkında yazmayalı epey olmuş, bloğun açılma nedenlerinde başı çeken de buydu üstelik. Kitaplar… Yazmasam da okumalar devam etti elbet. Bu duraklamanın birtakım nedenleri var: Öğrencilik hayatı (3. sınıfa geçtim), Dukan diyetiyle zayıflama süreci (onun hakkında da yazacağım), yeni uğraşım senaryo yazımı… Belki de hepsi elle tutulur bir neden aramam sonucunda ilk aklıma gelenler. Zihnimin kuytu köşelerinden bir ses öne çıkmak istiyor aslında: İhmal. Belki ya da evet, bu da bir sebep olabilir. Kat’i olarak bildiğim bir şey varsa 30’ların başında olan ben için bu yıl pek çok yeniliği getirdi hayatıma. Fazla kilolarından muzdarip ben an itibariyle yirmi bir kiloyu attım üzerimden. Sanılmasın ki diyet bitti, hayır, daha gidilecek uzun bir yol, gösterilecek bolca sabır var. Şu gerçek ki bu benim hayattaki en büyük başarılarımdan biri oldu.

Gelelim öğrencilik mevzusuna: Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı 3. sınıf öğrencisiyim. Dersleri ve çalışmayı çok seviyorum ama derslerle bloğu bir arada götürememiş de olabilirim bir ihtimal.

Diğer mevzu ise senaryo. Bu yıl yazdıkça yazdım: dizi senaryo, kamu spotu senaryo, bilim-kurgu öykü… Yarışmalara katıldım. Bu yıl bir yandan da yarışma yılı oldu benim için. Bir tiyatro oyunu yazdım, adı “Dünya Dediğin İkna Odası”… Şöyle ki; OYÇED’in (Oyun Yazarları ve Çevirmenleri Derneği) düzenlediği “Özgürlük” temalı oyun yazma yarışmasından haberdar olunca başladık tiyatro yazmaya ( yazdığım ilk tiyatro metni). Sonuçların açıklanmasını aylarca bekledikten sonra güzel haberi aldım. 69 tiyatro metninin katıldığı yarışmada 3.Mansiyon ( derece 6.lık) ödülünü aldım. Gerçi tören henüz gerçekleşmedi, Ekim’de. Bu yarışmanın akabinde tiyatro metinleri okurken buldum kendimi. Senaryo ve öykü teknikleri üzerine de okumalar yapıyorum ama taze bitirdiğim kitap tiyatroyla ilgili (hakkında daha sonra yazacağım).

Yazmadan geçmeyeyim. Ben uzun bir ara verdim, benim gibi ara veren ya da yazmayı bırakan nice blog yazarı olmuş takip ettiğim. Üzüldüm, kimilerini çok severek okuyordum.Üzerimizden nasıl bir bulut geçti de böyle uykuya daldık bilinmez…



Film Listelerim 2



Directed by Alfred Hitchcock



1. Arka Pencere / Rear Window
2. Kuşlar / The Birds
3. Aşktan da Üstün / Notorious
4. İp / Ölüm Kararı / The Rope
5. Sapık / Psycho
6. Trendeki Yabancılar / Strangers on a Train
7. Ölüm Korkusu / Vertigo
8. Rebecca
9. Cinayet Var / Dial M for Murder

10. Gizli Teşkilat / North by Northwest
11. Şüphe / Suspicion
12. Öldüren Hatıralar / Spellbound
13. Kaybolan Kadın / The Lady Vanishes
14. Yaşamak İstiyoruz / Lifeboat
15. Harry ile Derdimiz / The Trouble with Harry
16. Lekeli Adam / The Wrong Man
17. Celse Açılıyor / The Paradine Case
18. Hırsızlar Kralı / To Catch a Thief
19. İtiraf Ediyorum / I Confess
20. 39 Basamak / The 39 Steps
21. Çok Şey Bilen Adam / The Man Who Knew Too Much
22. Cinnet / Frenzy



*Yetmişe yakın filmi olan yönetmenin izlediğim yirmi iki filmi arasında yapılan bir beğeni listesi. Numaralandırma beğeni sırasına göredir. Tekrar tekrar izlediğim filmleri sıralarken biraz zorlandım açıkçası.
Benim için Hitchcock’un yeri özeldir. Sinemadan bugün bu kadar keyif alıyorsam müsebbibi kendisidir.



Film Listelerim 1

Pek Sevdiğim Film Türleri

1. Gerilim/Korku
2. Dram
3. Macera/Aksiyon/Polisiye/Suç
4.Tarihi/Biyografik
5.Animasyon/Anime
6.Komedi
7.Bilim-Kurgu
8. Romantik



Sıralama elbette beğeni sırasına göredir. Ana maddeler halinde durum bu şekildedir ama kendisine bir kategori verilirse hapishane/mahkeme filmleri beğeni listemin everestidir her daim.


Blog Dünyasında Dördüncü Yıl Anısına…

Eylül nihayet geldi. Artık yazabilirim.

Şimdi bu iki cümle şöyle bir izlenim veriyor farkındayım: Yazmak için yaz mevsiminin geçmesini beklemişim gibi bir anlam. Lakin bilinçli bir bekleyiş değildi bu. Sadece zihnim, fikrim, hislerim artık nasıl adlandırırsak, yazmaya hazır değildi, elverişli hiç değildi. Yorgun bir zihin pek üretken olamıyor, yazın getirdiği rehavet, ardından ramazan derken bir bakmışım eylül gelmiş. Yorgun zihni nasıl canlandırabilirim diye düşünürken takip ettiğim bazı blogların liste yaptıklarını gördüm. Ki pek severim beğeni ya da beğenmeme konulu listeleri. Ben de tamamen öznel listelerimle yazmaya kaldığım yerden devam edeceğim böylece. Sıra geldi, neyin listesini yapacağıma. Filmlerden başlayalım bakalım, rastgele o zaman kaptan!

“En” kelimesi yerine “pek” kelimesini kullanacağım, zira “pek” kelimesini pek severim.

Dipnot: Blog dünyasında dört yılı devirmişim, listelerim de dördüncü yıl anısına olsun…